V Festival’in ardından / This is London Calling!

Avea‘nın, Müzik Blogları Fikir Takımı projesi dahilindeki bloggerları yabancı müzik festivallerine davet etmesinin çok şık bir hareket olduğunu belirterek başlamak istiyorum. “Anne Bu Çalan Ne?” köşesinde de bahsettiğim gibi -yalnızca İngiltere’nin değil Avrupa’nın da en büyük festivallerinden biri olan- Virgin Music Festival dolayısıyla, geçtiğimiz haftasonu soluğu Londra’da aldık. Avea’dan Metin Bilgin rehberliğinde toplam 5 kişiden oluşan festival ekibi olarak hem çok uyumlu olduğumuzu hem de festival boyunca birlikte oldukça keyifli zaman geçirdiğimizi söyleyebilirim. Gerçek Pop, Müzik Gazetesi, Müzik Kafası ve Dikkat Müzik blogları olarak V Festival‘i yerinde izledik ve işte bu 3.5 günlük gezimizden bazı satırbaşları:

V Festival, her yıl olduğu gibi bu yıl da 2 ayrı yerde (Chelmsford’da Hylands Park ve Staffordshire’de Weston Park) kuruluydu ve her 2 alanda da çıkan gruplar Cumartesi-Pazar dönüşümlü olarak konserlerini verdiler. Biz Hylands Park’taki festivaldeydik ve Bloggerlar olarak ilk kez çadırlı bir kamp macerası yaşayacağımız için heyecanlıydık. Birçok müzik festivaline katılan Metin Bilgin’in öneri ve deneyimleri bize gerçekten çok yardımcı oldu, kendisine şükranlarımızı bildirmek istiyoruz:)

17 Ağustos günü İstanbul’dan 13:55 gibi ayrıldık ve aradaki saat farkıyla da birlikte 16’yı biraz geçe Londra Heathrow havaalanındaydık. Doğruca Hylands Park’a doğru yola koyulduk ve Heathrow’dan Essex’e uzanan caddenin bildiğimiz İstanbul trafiğinden bir farkı olmadığını gözlerimizle gördük, işte meşhur Londra trafiği tam karşımızdaydı. Çadırları kurduktan sonra eşyalarımızı bırakarak alanı gezmeye koyulduk. Konserler ertesi gün başlayacak olmasına karşın İngiltere gençliği bir gün evvelden kampa yayılmıştı bile, her yer rengarenk çadırlar ile doluydu. Festival boyunca kendimiz dışında neredeyse hiç yabancıya rastlamadık, bunda bilet fiyatlarının ve Londra faktörünün de bir hayli etkisi vardır diye düşündük. Cumartesi konserleri öğle saatlerinde başlayacağından ilk gecemizde kente uzanıp biraz Londra havası almaya karar verdik. Tamamen tesadüfen girdiğimiz Jazz After Dark adlı mekanda canlı caz performansı dinlemek harikaydı ama daha da harika olanı, tüm duvarlarda Amy Winehouse‘un yağlıboya tablolaları, resimleri ve gazete küpürlerini görüp meraklandığımızda buranın Winehouse’un popüler olmadan önce sahne aldığı -ve hatta ünlendikten sonra da arada çıkıp sahne aldığı- yer olduğunu öğrenmemiz oldu.

Ertesi gün sabah saatlerinden itibaren festival hazırlıkları tüm hızıyla sürerken, konser alanı da hızla dolmaya başlamıştı. Alanda 4 ayrı sahne kurulduğu için her konseri takip etmek imkansızdı ve bir süre sonra her blogger sevdiği/merak ettiği isim ve grupları izlemek için dağıldı. Benim ilk gün izlediklerim arasında Newton Faulkner, Childish Gambino, Cover Drive, Keane ve David Guetta vardı. Newton Faulkner gitar solosuyla dikkat çeken bir müzisyen, özellikle “Teardrop” ve “Bohemian Rhapsody” coverlarında çok başarılıydı ve epey alkış aldı.

2004 yılında “Hopes and Fears” albümleri ile çıkış yapan ve oldukça sıkı bir hayran kitlesi olan İngiliz alternatif grubu Keane, aralarında ilk albümden “Somewhere only we know” ve son albümden “Silenced by the night” gibi hit şarkılarının da olduğu 11 şarkılık bir playlist ile sahne aldı. The Stone Roses konseri ile David Guetta‘nınkinin aynı saatlerde çakışmasıyla herkes sahne tercihi yapmak zorunda kalmıştı ve ben tercihimi ağırlıklı olarak Guetta’dan yana kullandım. Bir ara The Stone Roses’a da uzanmayı denedim ama iki adım atmanın bile çok zor olduğu o kalabalıkta 2 şarkı da olsa bir süre epey uzaktan izleyebilmekle yetindim. David Guetta müthiş ışık ve laser şovlarıyla desteklediği 4Music sahnesindeTitaniumdan “Turn Me On”a, “Where Them Girlsden “Without You”ya kadar en popüler olduğu parçaları ile festivalin en kalabalık konserine imza attı (Hayatımda izlediğim en kalabalık konserdi diyebilirim).

İlk gün izleyemeyip de -sonradan yorumları duyup- üzüldüğüm isim ise aynı saatlerde Arena Stage‘de sahne alan Ed Sheeran oldu, sahnesi çok iyiymiş (Özellikle “The A Team” şarkısı ile adını duyuran Sheeran’ın, Brit Awards 2012’de En iyi İngiliz solo şarkıcı ödülü aldığını da hatırlatarak yıldızının her geçen gün daha da parladığını belirtelim). Son konserler de tamamlanınca önceden sözleştiğimiz üzere diğer ekip üyeleriyle buluşup birer İngiliz birası eşliğinde günü değerlendirdik, bir yandan da şarj noktalarında telefonlarımızı şart etmeye koyulduk (Festivalin en sıkıcı yanı yeterli sayıda şarj noktası olmaması idi sanırım:(

Bu arada adım başı çeşitli lunapark oyun aletleriyle dolu olan alanda müzik yalnızca konserlerden ibaret de değildi. İçerideki birkaç club’dan özellikle ‘Coctail’in yanından ne zaman geçsek gece gündüz hep dolu olduğunu gördük, bunun dışında bir de ‘Yes’ diye bir mekan vardı ki burası bir “silent disco” idi, kapıda verilen kulaklığı takıyor ve dışarıya sıfır gürültü ile DJ eşliğinde tüm enerjinle dans ediyorsun. Temiz iş valla!:)

Pazar sabahı uykumuzdan feragat etmek üzere anlaşarak erkenden kalktık ve atladığımız ilk trenle Camden Town‘a doğru yola koyulduk. Londra’nın kuzeybatısında kalan Camden, Amy Winehouse‘un yaşadığı evin de yeraldığı çok şirin ve turistik bir bölge. Renkli sokakları, çeşit çeşit müzik dükkanları ve ülkenin en eski açık pazarlarından biri olan Stables Market‘i ile alternatif keyfin tam adresiydi. Camden’in en eski cafe-barlarından The Blues Kitchen’da biraz soluklandık ve oradan Notting Hill‘e geçtik. Yılda bir kez dünyanın en kalabalık sokak partisine ev sahipliği yapan Portobello Road ikinci el eşya satan mağazalar ve çiçek kokularıyla insana neşe veren sevimli dükkanlar ile doluydu (Julia Roberts-Hugh Grant’in filmiyle aynı adı taşıyan Notting Hill kitapçısına da uğramayı ihmal etmedik elbette:)

Kısa süren sürpriz bir yağmurun ardından güneş yine tam tepemize kurulduğu sıralarda soluğu yeniden V Festival’de aldık ve Virgin Music Sahnesi’nde Snow Patrol‘ü izledik. İrlanda’dan çıkan ve başta İngiltere olmak üzere ünleri pek çok Avrupa ülkesine de yayılan alternatif rock grubu üyelerinin sahnede de keyifleri yerindeydi ve “Nereye uğrarsak uğrayalım ona rastlıyoruz, Sheeran her yerde!” diyerek Ed Sheeran‘a da takıldılar. Pazarın en büyük konseri için biz de herkes gibi Nicki Minaj‘ın heyecanını yaşıyorduk ama hevesimiz kursağımızda kaldı zira Minaj’in festivalden çekildiğini öğrendik (Sonradan basından okuyacaktık ki, sesiyle ilgili bir rahatsızlık geçirmiş). Bu değişiklikle beraner Pazar gününün sahne sırası da biraz değişmişti ve DJ Fresh‘in Fresh/Live başlığı altında sahneye koyduğu gösteriyi izledik, yine epey kalabalık bir izleyicisi vardı. Fresh’in, son albümü “Nextlevelism”den şarkıların ağırlıkta olduğu konserin ardından bir yemek ve kahve molası verdik ve festivalin son 2 büyük konseri için geri sayıma başladık.

4Music Sahnesi’nde elektronik dans müziği türündeki şarkıları ile yeri göğü “eğlendiren” LMFAO, Virgin Music Sahnesi’nde ise indie/rock tarzdaki şarkıları ile Las Vegas’tan çıkıp ünleri dünyanın pek çok ülkesine varan The Killers sahne alacaktı; biz de -büyük çoğunluk gibi- ikisini de parça parça da olsa kaçırmamaya karar verdik. Festivaldeki artistlerin büyük çoğunluğunun aksine her iki grup da ABD’liydi ve bu, sahne şovları ile de büyük ölçüde gözler önüne serilmekte gecikmedi. 2004’de ilk albümlerini yayınlayan The Killers, ilk albümleri “Hot Fuss”tan başlamak üzere en sevilen şarkıları ile sahnedeydi.

Dünya listelerinde büyük başarılara ulaşan ve 2000’lerin en akılda kalan şarkılarından biri olan “Party Rock Anthem” ile çok büyük sükse yapmış LMFAO grubu ise, bekleneni yaptı ve V Festival izleyicilerini gerçekten çok eğlendirdi. “Sexy and I Know It”, “La La La” ve 2. albümlerine adını veren “Sorry for Party Rocking”, kalabalığın en coştuğu şarkılardan bazıları idi (Grubun Türk hayranları ise 7 ve 8 Ekim’de İstanbul ve İzmir’de verecekleri konserleri kaçırmamak için ellerini çabuk tutabilirler çünkü biletler şu sıralar indirimli olarak satıştaymış. İstikamet: Biletix:)

Konserlerin ardından Chelmsford’daki son gecemiz artık evimiz yurdumuz sayıp benimsediğimiz bir ufacık çarşıcık içi dolu çadırcıklarımızda uyku tulumlarımıza girip mışıl mışıl bir uyku ile geçerken sabahın ilk ışıkları ile erkenden King’s Cross‘a doğru yola koyulduk ve bavullarımızı burada bırakıp öğleden sonraki uçağımıza kadar Londra’da biraz daha gezme fırsatı bulduk. Hyde Park, Buckingham Palace, Big Ben vs. derken son durağımız sıfır noktamız Heathrow havaalanı olacak ve 3 günlük festival gezimiz burada son bulacaktı. Son sözümüz ve teşekkürümüz tabii ki Avea‘ya olacak, Tolga Akyıldız moderatörlüğünde son derece keyifli ve verimli geçen Müzik Blogları Fikir Takımı buluşmalarının ardından bu kez böylesine heyecanlı bir konser haftasonunu bizlere sunduğu için…

NOT: Bu arada takip ettiğim kadarıyla İngiliz basını da V Festival ile epey ilgiliydi. Nicki Minaj‘ın konser iptali + festival için bir evde toplanan kalabalıktan birinin ertesi sabah yatağında ölü bulunması gibi çeşitli adli vakalar ile ilgili haberler okuduk ama basın bunlardan çok özellikle eski X Factor yarışmacılarından Cher Lloyd‘ün, festivalde yüzüne -içi çok afedersiniz sidik dolu- bir şişenin saçılmasının yarattığı Twitter etkisine odaklanmış gibiydi:)

Olcay Tanberken 
(DikkatMüzik!)

(Fotoğraflar: Olcay Tanberken)

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s