Röportaj: Yonca Lodi

Türk popunda 1999’da çıktığı yolda “Sana Bir Şey Olmasın” dedi, “Aşk Layık Olanda Kalmalı”yla gönülleri fethetti. “Ben Böyleyim” gibi bir klasiği yine yeniden sevdirdi, “Anlatma” ve “Dönmeyeceğim” gibi hitlerle dolu 2. albümünde “Büklüm Büklüm” ile aylarca listelerde kaldı. “Yolumu Bulurum” ve “Milat” adlı albümleriyle başarısını artırarak sürdürdü, “Düştüysek Kalkarız” şarkısı uzun bir süre radyoların gözdesi oldu. İyi şarkılar, özenli besteler ve pürüzsüz bir vokalin aranılan adresi Yonca Lodi,  yeni albümüne hazırlandığı şu günlerde TMC etiketiyle dijital platformlara sunduğu Soner Sarıkabadayı imzalı “Ton Farkı” şarkısı ve videosuyla Türk popu için bizi bir kez daha umutsuz bırakmazken DikkatMüzik’in sorularını yanıtladı. İşte o çok özel röportaj: >>

Müzik,dünyanıza nasıl girdi? Müzik yapmaya ve şarkı söylemeye karar verdiğiniz ve ben hayatımı müziğe adayacağım dediğiniz anı hatırlıyor musunuz?
Sesimin hep farkındaydım. Benim için şarkı söylemek bir çeşit uzvum gibiydi, hep benleydi. Meslek olarak yapmayı düşünmem lisedeyken müzikle uğraşmaya başladıktan sonra oluştu. Okul orkestrasında söylerken bir anda kendimi konserlere hazırlanan bir grubun solisti olarak buldum, 14-15 yaşlarındaydım o zaman. İşin içine girince birşeyler öğrenmem gerektiğini düşündüm; yalnızca yorumcu olarak değil, müziğin tekniğini de bilen bir yorumcu olmalıyım dedim. Timur Hoca’dan (Selçuk) solfej, Mine Mater’den opera ve ses eğitimleri aldım. Aslında sesimin gücünü öğrenmeye ve keşfetmeye çıktım. Yeteneğin üstüne bilgi ve teknik de eklenince işinize daha sıkı sarılıyorsunuz. Halbuki ben lisede teknik resim okuyan, üniversite sınavında mimarlık kazanan ama aslında gazeteci olmak isteyen, şarkı söylemeyi de hobi olarak yaparım diyen biriydim, konservatuar hiç aklımda yoktu. Ama Timur Hoca ve Mine Hanım aklıma girdiler ve bu sesi harcamana izin vermeyiz dediler. Zaten eğitimleri de boşa çıkmadı ve konservatuara aryalar söyleyerek 1.cilikle girdim.

Diskografinize baktığımızda ilk çıkış parçanız da dahil olmak üzere ilk 2 albümünüzden Türk pop tarihine giren birçok “hit” şarkı olduğunu görüyoruz. Sonra 3. albümden önce bir 6 yıllık boşluk var. Ve normal şartlarda -ki bu özellikle 90’lı yıllarda hayatımıza giren sanatçılarda çok sık rastlanan bir durum- bu kadar uzun ara verildiğinde yeniden listelere girebilmek ve dinleyiciye kendinizi kabul ettirebilmek biraz zaman alıyor. Oysa siz bunu başardınız, yolunuza aynen kaldığınız yerden devam ettiniz. Sırrınız nedir, titizliğiniz mi?:)
Titizliğim de seçeneklerden biri ama sanıyorum radyoların benim müziğimi en başından beri kabul etmeleri, sevmeleri ve şarkılarımdan bıkmamaları da önemli bir etken. O boşluk biraz benim farkındalığımın olmamasındandı çünkü ben albüm yapmadığımda sahneyi hiç bırakmadım. Konserler devam etti, arada film müzikleri oldu. Albüme hazırlanmaya başladığımda bile hala “Büklüm Büklüm” çalıyordu radyolarda, sanki hiç ara vermemiş gibiydim.

Albümlerinizde geçmişte çok sevilmiş parçaları da başarıyla yorumladığınız biliniyor. “Ben Böyleyim”, “Büklüm Büklüm”, “Memleketim”,”Aldım Başımı Gidiyorum” ve “Yeter” gibi…Yeni albümde de bir cover fikri var mı? Uzunca bir süredir nostalji modası hakim, kimisi albümlerinin tamamını bu konsept üzerine kuruyor. Bu “cover” meselesine nasıl bakıyorsunuz?
İyi yapılınca çok değerli olabiliyor eski şarkılar. Artık melodilerin tükendiği, en iyi müzisyenlerin bile kısır kaldığı bir dönemdeyiz. O yüzden eski bulunmuş formüller iyi revize edilebilirse güzel şeyler çıkabiliyor, ki bu konuda aranjörlerimin beni anlamış olması, müziğimi ve tarzımı bilmeleri benim cover söylediğim şarkılarda hissediliyor diye düşünüyorum, bu açıdan şanslı olduğumu hissediyorum. Mesela bir şarkıyı duyduğumda onunla ilgili düzenlemeyi de duyabiliyorum, şu kısmı şöyle olmalı böyle bitmeli diye hemen kafamda canlanıyor. En son “Yeter”de böyle olmuştu, çok romantik ve hikayesi olan bir şarkı bu, hızlandıralım ama duygusunu da öldürmeyelim dedim Volga’ya (Tamöz). Yaptığım coverların ilgi görmesi ve sevilmesi biraz da işte bu aranjörlerimin yeteneği ve beni anlamalarıyla ilgili esasında. Ve tabii benim bu şarkılarla sahne üzerinde çok haşır neşir olmuş olmam.

Son birkaç yıldır -dijital müzik dinleme ve satış sisteminin de yaygınlaşmasıyla- “single” akımı başladı. 70’lerdeki 45’lik dönemine benzetiyorum ben bunu biraz da. Yani albüm yapmasalar bile yalnızca single çıkararak bütün bir seneyi geçirenler ve bu sayede en azından popülerliklerini devam ettirenler var. Siz de aslında bu akımın ilklerinden birisiniz 2008’de “Yeter” şarkınızla.. Albümü beklemektense önce single olarak yayınlamak biraz ‘nabız yoklama’ gibi bir şey mi sizce? Biraz bu yeni çağ müzik dinleme alışkanlığından konuşalım mı?
Artık nabız yoklama ya da beğenecekler mi diye bir kaygım kalmadı aslında. Milat çok başarılı olmuştu, hala o albümden şarkılar çalınıyor, şu şarkıya klip çekmeyecek misiniz diye soran dinleyicilerim oluyor. Yeni albüm için uzun zamandır stüdyodayım, repertuar oluşturuyorum ve bahara albümün yetişmeyeceğini anlayınca albümden önce biraz artık nefes alayım diye Ton Farkı’nı çıkarmaya karar verdim. Bir kaygıyla yapmadım, bir tür albüm habercisi gibi diyebiliriz.

“Ton Farkı”na gelelim, Soner Sarıkabadayı ile biraraya gelmeniz ve bu şarkının ortaya çıkması nasıl oldu?
Yıllar içinde Soner’le hep çalışmak istemiştim aslında, o da benimle..Sonra bir şekilde kısmet oldu, Soner şarkıyı çaldı ve başka birşey çalmana gerek yok bu tamamdır, benimdir dedim. O da şarkısına benim vokalimi çok yakıştırdı, hatta bazı kısımlarını yeniden yazdı. Benimle güzel örtüştüğünü düşünüyorum, gelen tepkilerden bunu anlıyorum.

Biraz video klipten bahsedelim, kim çekti, nasıl bir öyküsü var?
Hakan Yonat’la çalıştık, ben yine anlatıcı kız rolündeyim:) Birbirine zincirle bağlı bir çift bir kum fırtınasında birbirleriyle savaşıyor.

Albümün çıkış tarihi belli mi? Kimlerle çalışıyorsunuz bu albümde ve belli olan şarkılar var mı? Önceki albümlerde hit olmayı başarmış hareketli parçalarınız da var, slow olanlar da.. Ton Farkı’ndan hemen sonra bu kez nasıl bir şarkı ile çıkacak albüm?
Sonbahara planlıyoruz. Murat Güneş’in çok güzel bir parçası var, Sibel Algan’ın uzun zamandır benim için beklettiği bir şarkısı var. Zeki Güner yine olacak tabii. Soner’den de yeni birşeyler gelecek ve kendi yazdıklarım da var bu albümde. Aranjelerde Hakan Yeşilkaya ile çalıştık yine..

Ton Farkı’ndan sonra bunlardan hangisiyle çıkış yapacağımızı bilmiyorum, hiç belli olmuyor çünkü. Mesela son albümden “Düştüysek Kalkarız” albüme son anda girenlerden biriydi. Bazen öyle bir şarkı oluyor ki üstünde hiç düşünmeye bile gerek olmuyor, bunu albüm yaklaşınca göreceğiz.

Ben her albümde bir tema alırım ve o temayı çok fazla göze sokmadan işlemeye çalışırım. Geçen albümde konsept “umut”tu, 2.cide “ayrılık”tı. “Yolumu Bulurum”, epey ara vermemin ardından çıkmıştı biraz öyle bir teması vardı. Bu albüm de galiba biraz “aşk” dolu olacak galiba:)

Türkiye’de pop müziğin gelişimini ve bugünkü süreci nasıl görüyorsunuz, eskisi gibi sözler ve müzikler yazılamıyor mu artık? Yoksa her şey bir paranoyadan ibaret ve iyi şarkı her dönemde çıkabiliyor mu sizce?
İyi şarkı tabii ki her dönem çıkabilir, ama eskiden 20 şarkı çıkıyorsa şimdi 3 iyi şarkı çıkabiliyor. Galiba daha az üretiyoruz ve çabuk tüketiyoruz. Bence bu sadece müzikle ilgili değil, tüketim çılgınlığımızla da ilgili. Bir klip çekiyorsun hemen 2. klip ne zaman diye soruluyor. Bir şarkı çıkarıyorsun, bunun klibi olmayacak mı deniyor. Her şarkı da kliplenecek diye bir şey olamaz ki, o da bırak senin hayalinde, kurgunda olsun. Mum Lekesi’ne mesela böyle olmuştu, ille de klip diye sordular. Halbuki belki o şarkıyı doğru anlatacak senaryoyu bulamadım, olamaz mı? Çünkü bazen şarkıları kliplendirmek tehlikeli de olabiliyor. Düştüysek Kalkarız çok sevdiğim bir kliptir ama tamamen ters köşedir biraz, bazen klipler şaşırtabiliyor insanları. O yüzden toplum olarak sanki biraz daha sabırlı, biraz daha yavaş yaşamalıyız diye düşünüyorum. Öte yandan da herşey o kadar hızlı ki artık, ayak uydurmayınca da geri kalıyorsun. Milan Kundera’nın “Yavaşlık” diye bir kitabı var, herkese tavsiye ederim.

Albüm için 2 yıllık bir ara bence iyidir, her sene yeni albüm yapmak pek bana göre değil. Biraz da keyif için müzik yapmak lazım, hep kaygı hep bir satış endişesi bizi bir yere götürmez. O zaman yaptığınız işin samimiyeti de sorgulanır, o rutinlik insanı öldürür bir süre sonra.

Farklı müzik türleri de söylemeyi hiç düşündünüz mü ya da bu yönde bir proje gelse ne düşünürsünüz? Rock müzik, örneğin?
Aslında zaten bir opera geçmişim var. Türk Sanat Müziğini de çok seviyorum, sahnede de kullanıyorum. Yavuz Bingöl’le bir halk müziği çalışmamız oldu. Bana göre bir sanatçıyı kategorilendirmek hatadır, her türe ve tarza açık olmalıdır. Tabii ki ben pop müzik şarkıcısıyım ve başka bir türe geçmeyi hiç düşünmüyorum. Bazı konsept albümleri de tehlikeli bulmuyor değilim, çünkü yeniden dönüş ve kendinizi kabul ettirmeniz biraz zor olabiliyor. Geçmişte bunu çok gördük, başaranlar var başaramayanlar var. Nev’in işi çok başarılı bir işti mesela. Fatih Erkoç’u ve Sertab’ı ise dinlemedim ama konsept albüm keyifli bir iş olsa gerek, ara proje olarak gayet mantıklı. Sadece üstüne yapışmayacak bir iş olmalı, bir sonraki albüme hızlı bir geçişe izin vermeli. Benim de oluyor tabii kafamda projeler, mesela rock müzikle ilgili bir fikrim varken çok ses getiren başka bir proje yayınlandı. Bir sanatçı için türler arasında bir sınır olmamalı, müzikte sınır olmaz zaten.

Ben hayatımı müzikle kazanacağım ve şarkı söyleyeceğim dediğiniz andan itibaren şu anda o ilk başta kendinizi ileride gördüğünüz yerde misiniz, yoksa amaçladığınız hedefe henüz ulaşmadığınızı düşünüyor musunuz?
Ulaşırsam biter zaten. Her albümde çıtayı daha da yükseltmek ve bunun için gayret göstermek insana çalışma azmi veriyor gerçekten, bu bir gerçek. Ömür uzun, Allah sağlık verdikçe müzik yapacağım diye yola çıktım, ilk albümden itibaren hiçbir zaman patlama kaygısı taşımadım. Bu uzun bir yol. Bir şirkette masa başından genel müdürlüğe kadar yolu var çalışmanın, aynı şey sanat için de geçerli.

Sosyal medya hakkında ne düşünüyorsunuz? Şimdi dinleyiciye ulaşmak ve yorumlarını birebir almak daha mı kolay, yoksa işleri daha da mı karıştırdı yeni çağ medya?
Sahneden beslenen biri olarak dinleyiciyle yakın ve içiçe olmayı seviyorum aslında. Sen dinleyiciye yakınsın ama dinleyici de aynı oranda sana yakın. Bu bazen, eğer işin içinde saygı yoksa biraz can sıkıcı olabiliyor. Neyse ki saygılı ve ne yazdığını bilen takipçilerim var, bu açıdan şanslıyım sanırım. Eskiden çok kafaya takardım ama sonra beni tanımadıkları için böyle yazdıklarına karar verdim, çünkü tanıyan ve beni anlayan da yazıyor sonuçta ve onlarla paylaşımlarım da çok keyifli oluyor.

Sosyal medyada pek negatif şeyler yazmayı sevmiyorum ama insanın da her günü aynı olmayabiliyor. Her güne de mutlu mesut, kuşlar böcekler diye uyanmıyorsun sonuçta. Öyle günlerde pek birşey yazmak kimsenin canını sıkmak istemiyorum, şarkılarımda umudu aşılayan bir kadın olarak umutsuz sıkıntılı günlerimde bunun altını çizmek istemiyorum çünkü karamsarlık da geçici birşey sonuçta. İyi hissettiğim zamanlar daha aktif olduğumu söyleyebilirim, kimsenin kimseyi üzmeye hakkı yok. Benim 13-14 yaşında takipçim de var, ona hayatın tüm gerçeklerini de aktarmamak lazım belki:)

Geçmişte radyolar kendi başlarına şarkı patlatabiliyorlardı, ama uzun bir süredir radyolarda ve çaldıklarında bir tıkanıklık, bir aynılık var gibi. Siz ne düşünüyorsunuz?
Kesinlikle bir kısır döngüde radyolar. Klibi olan şarkılar çalınıyor, gerisine önem verilmiyor. Oysa radyo alışkanlığı yüksek bir milletiz, birinin cesaret etmesi ve bu formata dur demesi lazım. Yoksa çok başarılı radyocularımız, yayıncılarımız var ve aralarında, içindeki bulundukları sistemde çalmak zorunda oldukları playlistleri çalmaktan “mutsuz” olan radyocular olduğunu biliyorum. Onlara bence özgür mecra yaratılmalı, ne çalacakları konusunda daha özgür bırakılmalı bu insanlar. Ben her radyoyu açtığımda aynı 30 şarkıyı duymak istemiyorum, 5 yıl ya da 20 yıl önceki bir şarkıyı da duymak istiyorum. Çünkü “popüler müzik” radyosu diye birşey yanlış bana göre, radyo başka birşey. Bence biraz da bu yüzden konsept radyolar yüzde olarak daha başarılı oluyor.

Hep aynı şarkılar dönünce de gençlerin, yeni isimlerin ve şarkıların onların arasından sıyrılabilmesi de zor oluyor..
Kesinlikle. Bazen oluyor tabii, mesela Multitap “Ben Anlarım”ı duyar duymaz ölmüştüm şarkıya, ne olur çalın şu şarkıyı diyordum. Model de yine bence radyodan patlamış bir grup. Demek ki yapılabiliyor.

Son olarak müzik blogları hakkındaki görüşlerinizi merak ediyorum..
Müzik blogları bence çok önemli; çünkü basında gerçekten müzikle ilgili yazan, yorum yapan çok az kalem kaldı. Bu yüzden müzik bloglarına çok iş düşüyor. Nitekim bugün artık müzik; gidip müzikmarketten satın alınan birşeyden çok internetten satın alıp indirilen, dinlenilen birşeye dönüşmüşse, müziksever iki satır da dinlediği şeyle ilgili yazı bulabilmeli, yorum yapabilmeli, okuyabilmeli. Müzik dinleyicisi aslında eğitilebilir de bu yolla. Yasal platformlara alıştırılabilir, iyi yönetilirse doğru şekilde yönlendirilebilir. Bütün bunlar bloglar ile çok mümkün. Aklı başında müzik yazarlarının internette genç nesle güzel cümlelerle hitap etmesi ve müziğin geleceğinin bilgisayar başında oturan o gençlerin elinde olduğunu farketmesi ve onlara hissettirmesi lazım.

DikkatMüzik! takipçileri adına teşekkür ediyoruz..
Ben çok teşekkür ederim, çok keyifli bir sohbetti. Müziği bilen insanlarla konuşmak çok başka birşey:)

Röportaj: Olcay Tanberken
dikkatmuzik.com
Mayıs 2012

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s